Hacer

Hacer

Körler sağirlar birbirini ağrilar!

Körler sağirlar birbirini ağrilar!

Şeytanların bağlandığı rivayetiyle kapımızı çalan ramazanı şerifin içindeyiz. Yine kan yine göz yaşı ve yine bitmez tükenmez sorular. İnsanlığın dibe vurduğu zaman diliminde yeniden bin bir acılarla karşı karşıyayız.

Her yerde acı çığlıklar; Adını bile bilmeyen, anne ve babasını savaşta ya da yollarda kaybeden, en acil ihtiyaçları bile karşılanmayan, sokaklara terkedilmiş körpe yavrular…

Şerefsiz, namussuz, yalancı, tembel, uyuşuk, atıl, aklını doğrularda kullanmayan, nerede hata yaptığını bilen ama düzeltme gayretinde bulunmayan, gücü ellerinde tutanlar…

Büyük olayların yanında bir de aile faciaları. İntihara teşebbüs eden ve çaresizliğini dile getiren, derdine derman olacak insan arayan, sesini duyurma derdinde olan eşin çığlıkları…

Artık dayanamıyorum, cinnet geçirmek üzereyim, kendimi öldüreceğim ne olur bana yardım edin diye bağıran ve dayanamayıp intihar teşebbüsünde bulunan annenin haykırışları…

Öz güvenini tamamen kaybetmiş rüzgarın önündeki yaprak gibi savunmasız savrulan, diplerde olup el açacağı adresi şaşıran, nefes alamıyorum figanlarıyla kavrulan gözü yaşlılar…

Her şeyini kaybetmiş, gülen yüzü olmayan, geleceğini menfaatleri uğuruna satan, eşini ve çocuklarını iten, mutsuzluğuna etrafındakileri de ekleyip sevdiklerini mahfeden insanlar…

Her şey hakkında bilgisi olduğunu sanıp ahkam kesen, çok konuşan, hurafeleri din edinip sapıtan ya da geçmişi tamamen atıp emek vermeden yemek peşinde olan hazırcılar…

Hakkın üzerini örten, ahlakını önemsemeyip cebindeki paraya göz diken, aldatılınca adalet arayışına giden, ahireti öteleyen, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp dünyaya dört elle sarılanlar…

Müslümanı eğitecek olan nice ramazanlar aynı huşusuzlukla geçti. İftar sofralarında “körler sağırlar birbirini ağırlar” olayı yaşandı. Aynı kafadan olan, yanlışı söylenmeyen, eleştiri yapılmayan, menfaat peşinde olan insanlar davet edilir oldu.

Görmek ve duymak eylemi olmadığı için her yapılanlara güzel, her söylenenlere doğru denildi. Yapılan onca yanlışlıklara göz yumuldu. Dünya ve içindekiler bir bataklığın içinde günden güne eridi. Halbuki bataklık kurutulmadan akan göz yaşları asla dinmeyecekti.

Halbuki ahlak insana has bir özellikti. İnsan olmak kurallara uymanın sonucuydu. Edepli, iffetli, hayalı olmak, af etmek ,özür dilemek, iyilikler yapmak, kötülüklerden uzak durmak insan olmanın uzantısıydı. Şimdilerde erdemlilik olarak anılır oldu.

Ailenin, devletin, toplumun ahlakı değil kuralları olurdu. Bu kurallara uymayan insan, ahlak sınavından da eksik not aldı. Medeniyet ancak kurallara uyularak kurulur.

Hidayet de kurala uyanların, takva sahiplerinin hakkıydı. Zira muttaki olmayanın hakkı mutsuzluk ve başarısızlık olacaktı.

Hayat bu kadar acımasız mıydı? Yoksa acıların çocuğu olmak işimize mi geldi?

Yoksa şeytanın varlığı günah işlememizin gerekçesi mi oluverdi?

Ya da bu dünyasını cennet edemeyen, ahiretini cennet edecek mi sandı? Halbuki imtihanın sonucu bu alemden belliydi.

Bir elde kadeh, bir elde Kur’an olmasıyla Müslümanlık olamazdı. Helal dairesi geniş, haramlar da belliyken Müslümanın Allah’ın yasakladığı yerlerde ne işi vardı?

Hakkın üzerini örten kafirdi. Olmayan şey örtülmezdi. İnansa da inanmasa da var olan bir olgu vardı. Neden insan elinin tersi ile hakkın üzerini örttü?

Yoksa bilmediğinden, içinin kabul etmediğinden değil işine gelmediğinden miydi?

Her can nerede ne yaptığını çok iyi bilmekteydi. Görünürde işlenmemiş bir suçun elbette cezası yoktu. Lakin kalplerde olanı bir bilen daha vardı. Eylem imkan meselesiydi. İmkanını bulamayan elbette yapamayacaktı. Niyet ondan dolayı Hak katında asıl olandı.

Düşünmek de bir eylemdi. Zira eylemler bir düşüncenin ürünüydü. Samimiyet ise düşüncelerimizin eyleme geçmeye hazır haliydi.

Açlık ve dünya zevkleri olan cinsellikten uzak durmak olan oruç inananı eğitecek kadar etkiliydi. Lakin samimiyetlerin sarsıldığı eylemlerden belliydi. Hiç kimse hayat tarzından vaz geçmek istemedi…

Değişime açık olmayan, dua etmeyene Rahman ne diye değer verecekti ki?

Devamını oku...

Duygu yüklenen beden mantığa sahip olabilir mi?

Duygu yüklenen beden mantığa sahip olabilir mi?

Duygu; sevmektir. Sevmek güvenmeyi, güvenmek de teslimiyeti doğurur. Duygusuna tam inanmış bedenin sahibi teslimiyet şuuru ile hayata, olaylara ve okuduklarına anlam verir. Aklı ve mantığı bu duygu ile hareket eder. Algıları bu şekilde oluşur. Artık duydukları doğrulara ve güzelliklere karşı kulakları da, gözleri de kapalı olacaktır.

Bütün okumalar, görmeler, hissetmeler, alışkanlıklar yüklenilen bu duygu iledir. Beklentileri belirleyen yüklenen bu duygu ile kafada bir kurgu oluşur. Bundan sonra bütün okumalarına, görmelerine, hissetmelerine, alışkanlıklarına bu kurgu yön verecektir. Kurdukları dünyanın tek doğru sözlüsü ve doğru insanı sevdiği ne ise “o” olacaktır.

Elbette bu kurguları yüklenen tek suçlu kendisi değildir. Buna sebep veren alt yapılar, oluşumlar vardır. Bilgi ve sevgi açlığı her yaşanan olaya farklı anlamlar yükler. Algılar ve kurgular bu doğrultuda çalışır. İnsan algısına ve kafada oluşturduğu kurgusuna göre hareket eder. Zira hayaller bu algılar ve kurgular ile oluşacaktır.

Hayaller elbette çok önemlidir. Hayalleri olmayan kendine hedef koyamaz. Hedefi olmayan geleceği düşünemez. Ben merkezli hayata bakar. Hayatı ve çevresindeki insanları, bilgileri, tecrübeleri ya da onca doğruları tüketir. Hatta yanlış aldığı karar ve algı ile kendisini çok sevenlerini bile küstürüp kendinden uzaklaştırabilir.

Sevgi hayata sarılmak için en önemli oluşum, insanı diğer yaratılanlardan ayıran bir olgudur. Seven kalp, sevdiğine nice güzellikler sunar. Yaşanan büyük ya da küçük depremlere karşı bir korunma kalkanı gibidir. Korunma kalkanını menfaatler ve beklentiler üzerine kuranların ilişkisini küçük bir sarsıntı alıp götürecektir.

Hayatlar dokunmayı bekler. Öncelikle insan hayatına sevgi ile dokunmalıdır. Kendine güvenmeli bir iyilik yapmalıdır. Hayatını ertelememelidir. Acılar yaşamamalı, eller tutmamalı, gözlere bakamamalıdır. Aksi takdirde birçok yaşanmış acılar bugünden ve gelecekten ümidini yitirtecek, etrafta “adam yok” dedirtecektir.

Ümitlerin ve hayallerin böylesi yıkımlara uğraması hayata ve insanlara karşı küskünleri oynatır. O kadar güzelliklere ve güzellere karşı kör kılar. Kendi yaptıklarını görmeyip karşıdakinin yaptığı her olaya takılan hayatı yalnız yaşamaya mahkum kalır.

Sanırım bizler hata yapmaktan korkuyoruz. Hata yapmaktan korkan güzelliklere ulaşamaz. Hatasız dost arayan dostsuz kalır derken, hata yapmayan kusur işlemeyen eşler aranır. Kusursuzluk arayışı insanı yalnız bırakır. Halbuki arayan da kusursuz değildir.

Derde derman derdinde olmayan etrafına neşe kaynağı olamaz. Hep kendi doğrularının üzerine kurduğu bir dünyası vardır. Bu dünyada kendi istediği gibi oynamayana da asla rol vermez. Her söyleminde kendinin haklı olduğunu, karşıdakine sunduğu güzellikleri ve sevildiğini anlatır lakin hayatı hala yalnız yaşamaktadır.

Ne hayat yalnız yaşanacak kadar kısa, ne de ertelenecek kadar uzundur. Arkada bırakılacak en büyük imza evlattır. Zira yaradan göz aydınlığı eşler ve evlatlar istememizi salık vermektedir.

Kariyer ve kusursuzluk uğruna heba edilen ömürler bunun acısını ağır ödetmektedir. İyi alınmamış, sıkıntılı bir süreçten geçen evliliklere bile sonunda “bravo, iyi ki bize rağmen bu kararı aldı” dedirtmektedir.

Sözüm o ki; insan karar aldıktan sonra istikrarlı bir şekilde söz dinlemenin verdiği erdemlilikle ilerlemelidir. Zira Yaradan sözü dinleyip güzeline uyanlara hem bu dünya da, hem de ahirette güzelliklerle karşılaşacağını vaat etmektedir. (Zümer/18)

Bu vaat de yine bir duygu yüklenmesi ile olacaktır. Bu duygu Rahman’a olan güveni ve akabinde teslimiyeti doğurmalıdır. Aksi takdirde yaşanan acılara bin bir mazeretler sunulacaktır.

Vesselam…

Devamını oku...

Bereket ayı Ramazan

Bereket ayı Ramazan

Ve’l-asr! Asra, üzerimizde şahitli olan zamana yemin ederek başlayan Asr Suresinin akabinde gelen ayetlerde bütün insanların muhakkak, kesin bir HÜSRAN içinde olduğudur.

Cenab-ı Hakk bu hüsrandan kurtuluşu da iman etmeye, sâlih amel işlemeye, hakkı ve sabrı tavsiye etmeye bağlamıştır. Surenin tefsirinde İmam Şafii’ye atfen şöyle bir rivayet aktarılır:

“Kur’an’da başka hiç bir sure nazil olmasaydı, şu kısacık sure bile insanların dünya ve âhiret saadetini temin ederdi.”

İmam Şafii’den bu zamana uzun asırlar geçmiş, bu küçük ama hacmi büyük surenin akabinde bütün Kur’an inmiş, ilim ilerlemiş ve bilgiye ulaşım kolaylaşmış olmasına rağmen bu bilgiler insanların dünya saadetini ne kadar artırmıştır?

Dünyaya dört elle sarıldığımızdan mı, geleceğin hayalleriyle kavrulduğumuzdan mı, ya da yarınların değil yıllar sonrası için hesaplar yaptığımızdan mıdır, bu hakikatleri bizlerde İmam Şafii gibi göremez olmuşuz.

Bütün Kur’an’ı sular seller gibi okumamıza, O’nu yarışma konusu yapmamıza, akaid, fıkıh, siyer, tefsir usulü, siyer usulü, ahlâk esasları vs. birçok bilgi öğrenmemize rağmen hâlâ anlayamamakta, bize dünya saadetini temin edememektedir.

Şeytanların bağlandığı Kur’an, rahmet, feyiz, bereket ayı Ramazan ayına girdik.

Camilerde okunan ayetlere, kılınan namazlara, yapılan nasihatlere inat yaşanan olumsuzluklar, bir yerlerde büyük hataların olduğunu, bu Kur’an’ın bize yetmediğini sunmaktadır.

Arapça’sından anlamını anlamadan indirilen hatimler, huşusuz kılınan namazlar, hedefine ulaşamayan nasihatler midir Kur’an’ı yetersiz kılan?

Bu kadar ilim, bu kadar bilgi, bu kadar ibadet, bu kadar dua tam adrese sunulmadığından mıdır yaşanan felaketler?

Sadece başımıza bir sıkıntı, bir musibet geldiğinde âlemlerin tek sahibine, Rabbimize yönelmemizden midir akan bu kadar kan?

Kader mahkûmu olduğumuza inanmamızdan ya da her Ramazan duymaya, görmeye alıştığımız vücudu parçalanmış, kanlar içinde yerlerde yatan cansız bedenler?

Ucuz kahramanlık peşinde olan, sanal âlemde kurulan dünyalarda bu zalimlerin yaptıklarının yanlarına kalmayacağını, muhakkak cezalarının verileceğini bin bir ayetle delillendiren bizler neyi bekleriz ki?

“Mehdi yeryüzüne inecek ve bütün zalimlerin cezasını bir bir verecek” ninnileriyle daha ne kadar uyutulacağız ki?

Gece yarılarına kadar facebook başında bekleyip, “kim nerede ne söyledi” hemen altına da eleştirileri ya da beğenileri verip, gönül rahatlığıyla yataklarımıza yatmamız...

İslam coğrafyası kanlar içindeyken, komşu komşunun hâlini bilmiyorken, bırak komşuyu evin içindeki bireylerden habersizken hangi gönül rahatlığından bahsedile bilinir ki?

Müslümanlar birbirleriyle uğraşıp, birbirlerine selâm vermiyorken, bırakın selâmı kuyularını kazacak kadar birbirlerinden nefret ediyorken hangi kardeşlikten bahsedebilirsin ki?

Kıtalar ilerisindeki açları doyurma peşine düşüp, yakınındaki açları görmüyorken, bırakın açları hakka ve hidayete susamış gönüllere merhamet edilmiyorken hangi infaktan bahsedebilirsin ki?

Sevgi ve merhamet üzerine kurulmuş bir medeniyetin bıraktığı izler hâlâ silinememekte, bu iklimde büyüyenlerin gittikleri yerlerde bile bu etki hâkim olmaktadır.

Hakkın değil gücün hâkim olduğu bir toplumu Rasul’ü yoluyla eğiten yüce Allah, Hac suresi 78. Ayetinde bunun yolunu da bizlere göstermektedir.

“Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim’in dini(nde olduğu gibi).

O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur’an’da) da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye.

Artık dosdoğru namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın, sizin Mevla’nız O’dur. İşte, ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcı.”

Müslümanım diyen bizler şunu çok iyi bilmeliyiz; Rahman bizi seçmiş ve bize din konusunda bir güçlük yüklememiştir.

Bizlerden Allah adına gerektiği gibi mücadele vermemizi emretmiştir. Bunun şartı olarak da namazlarımızı dosdoğru kılmamızı, zekâtlarımızı tam vermemizi ve Allah’a sığınmamızı istemiştir.

Dost olarak Allah’ı bilmemizi, sadece O’ndan yardım beklememizi istemiştir. Yardımın Hak Teala’dan olduğunu Muhammed suresi 7. Ayetinde buyurur:

“Ey iman edenler, eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.”

Ayaklarımızın sağlamlaşması, yardıma lâyık olmamız ancak Allah adına İslâm’a ve Müslümanlara yardım etmekle olur.

Eğer bir gün bunun farkında olur ve bu farkındalıkla Müslümanlar olarak birleşirsek dünyada hiç bir zalim hâkimiyetini sürdüremeyecek, ağlayanlar gülecek, herkes Allah’ın dinine akın akın girecektir.

Sanırım bunun için öncelikle inandık diyenler, Allah’ın dinine gerçek manada girmeli, hayatım ölümüm ve ibadetlerim Âlemlerin Rabb’i içindir demelidir.

Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım bekleriz derken başka yardımcılar ve mabutlar edinmemelidir.

Hâsılı her birimizin özümüze, fıtratımıza, İslâm dinine dönüşe ihtiyacımız vardır.

Ya inandığımız gibi yaşayacağız ya da yaşadığımız gibi inanacağız.

Rabbim! Bizleri senin dinine tâbi olmuş has kullarının arasına kat… (Âmin)

Devamını oku...

Ölümden gayri ne varsa ümittir

Ölümden gayri ne varsa ümittir!

Edebiyat dünyasının ünlü isimlerinden Behçet Necatigil “ya ümitsiniz ya da ümit sizsiniz; ya çaresizsiniz ya da çare sizsiniz.” diyerek tarihe iz bırakan bir söz bırakmıştır.

Geri dönüşümü olmayan ölümden gayri ne varsa ümittir. Can çıkmayan beden ümitle dirilir. Ümidin bitmesi hayata yenik düşmektir. Yenilgiye doymayan pehlivan gibi olmak gerek. Zira devam edilirse muhakkak başarı kendini bulacaktır.

Hayat; hayalleri olmayan, geçmişten ders almayan, geleceğe yatırım yapmayan, anın kıymetini bilmeyip eline geçen fırsatlardan faydalanmayanlara gülmeyecektir.

Yükseklerde olan, başarı elde edenler elbette hayali ve ideali olanlardır. Hayali büyük olanlar adımlarını kocaman atarlar. Zira insan kendini neye hazır hissederse o da kendisini beklemektedir.

Zirvelere yılanlar sürünerek tırmanırken, kartallar ise uçup süzülerek gelir. Nereye gelindiği önemlidir. Lakin nasıl ve ne şekilde zirvede olunması, başarının kalıcı olmasına ve insanı tatmin etmesine bağlıdır.

Değişime, yenilenmeye, acı çekmeye, yeniden doğuşa hazır olmayan, zamanından ve malından fedakarlık yapmayan hedefine ulaşamaz. Başarının anahtarı, ömrün bereketi vermekledir. Acı yoksa kazanç yoktur. İmtihan ağır değilse başarı geçicidir.

Ömrü 70 yıla kadar çıkabilen kartalın hayat hikayesi eğer doğruysa oldukça manidardır. Uzun yaşamak için ciddi bir karar vermelidir. Zira zorlu bir mücadele kendisini beklemektedir. Hikayesi şu şekildedir;

40 yaşında avını kavradığı pençeleri sertleşmiş, gagası uzamış ve göğsüne doğru kıvrılmış, kanatları yaşlanmış ve ağırlaşmıştır. Artık bu kanatlar onu taşıyamaz durumdadır.

40 yaşında vereceği karar, onu hayata tekrar bağlayacak ve yaşaması için gerekli olan pençelerini, gagasını ve kanatlarını geri verecektir.

150 gün süren zorlu bir süreçte , bir dağın başına gidecek ve gagalarını sert bir şekilde kayaya vurarak gagasını kökünden söküp düşürecektir. Yeni çıkan gagasıyla pençelerini yerinden sökecek, kartlaşmış tüylerini de bu pençeleriyle yolacaktır.

Bir dağa çekilişinden tam 5 ay sonra, kartal 20 ya da daha fazla yıl yaşayacak kadar yaşamaya hazırdır. Artık hayata yeniden başlamak için çıktığı dağdan, zorlukların ardından yeniden doğuşun uçuşunu yapacaktır.

Dağlara inmek için çıkan kartal, hayat mücadelesine kaldığı yerden devam edecektir. Yükseklerde olmak onun fıtratındandır. Aşağılarda olursa aç kalacaktır. Kendisine konulan kanun budur. Uymazsa sonucu hüsrandır.

Hüsrana uğramamak ancak Cenneti bir hayat yaşamakla mümkündür. Bu da insanın iç dünyası ile barışık olmasıyla mümkündür. Kurallara uymak, görevlerin yerine getirmek, sınırları bilmek ve iç benini duymak huzuru sağlayacaktır.

Konulan kurallar medeniyetin hakim olduğu bir dünyada yaşama hakkı olan insanların canının, malının, namusunun, neslinin ve aklının korunması içindir.

Adaletin hakim olunmadığı, devamlı kendisine haksızlık yapıldığı kanaatinde olunduğu algısı insanları çatışmaya itecektir. Çatışma hali karşıdakini ön yargılı dinlemektir. Önyargının olduğu ortam iletişime kapalı alandır.

Cehennemi bir hayat yaşamak hiç de zor değildir. Geçmiş ile geleceği kıyaslayamamak, geldiği yeri görememek, geleceğe ve hayallere de gözlerini ve gönüllerini kapatmakladır.

Fırsatlar ve imkanlar dünyası her insana aynı olmayabilir. İnsanın beyaz doğması, siyahın ne demek olduğunu anlamamasına sebep olabilir. Bu durum beyazların siyahları görmemesi, hayallerinin olmamasındandır.

Washington Irving “Büyük insanları idealleri, sıradan insanların hevesleri vardır.” der. Aklın yolu devamlı birdir. Büyük insanlar hedefleri olup, hedefi doğrultusunda hareket edenlerdir.

Yan gelerek yatan, yorulmayan, gayreti olmayan kömür olmaya, paslanmaya mahkumdur. Zira elmas yontulmadan kusursuz hale gelmez. İnsan da acı çekmeden olgunlaşmayacak, hayata daha emin adımlarla ilerleyemeyecektir.

Hasılı; ölümden gayri ne varsa hepsi teferruattır.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol